ÖN YARGI VE TANIMADIĞIMIZ İNSANLAR HAKKINDA

Kurduğumuz Hikayeler Üzerine

İnsanları tanımadan önce zihnimizde onlar hakkında bir imge oluştururuz. Bu imge çoğu zaman gerçeği değil, kendi korkularımızı ve arzularımızı yansıtır. Başkasını yargılamanın aslında kendimizi yargılamak olduğunu fark etmek, bu sürecin ilk adımıdır. Peki bu imgeyi kim oluşturur? Biz mi, yoksa geçmişimiz mi?

İnsanları gördüğümüzde aklımızda canlanan, daha önceki birikimlerimiz ve bakış açımızla oluşan bir görüntüdür. İyi bir insanın bir kişiyi görmesiyle kötü bir kişinin görmesi bir değildir. İçimizde bulundurduğumuz iyi niyet, şahısları olduğu gibi ya da olduğundan daha iyi görmemize sebep olur. Dış görünüş ve ilk izlenim, bizde neyi anımsatıyorsa hareketlerimiz de ona göre şekillenir. Görünüşünden hoşnut olmadığımıza önyargıyla uzak kalmayı tercih eder; beğendiğimizi ise iyi ve güzel sayarak yakınımızda bulundurmak isteriz. Ancak bu anlık bir şey olmayıp zaman gerektiren bir süreçtir.

Zihin, gördüğünü olduğu gibi almaz. Süzer, sınıflandırır, etiketler. Bu süzgeç bazen o kadar yoğundur ki gerçeği görmemizi engeller. Bir insan henüz bir kelime söylemeden, henüz bir adım atmadan zihnimizde bir yere yerleştirilmiş olur. Giydiği kıyafet, yürüyüşü, bakışları hepsi bize bir şeyler fısıldar. Ve biz o fısıltıları gerçek sanırız. Oysa o fısıltılar çoğu zaman bizim hikayelerimizdir, onların değil.

Bir yabancıya yargılamadan yaklaşmak, onu tanımanın en kısa yoludur. Sevgi, tanımaktan önce gelir. Bir insanı bilmeden sevebilirsin; ama sevmeden onu hiçbir zaman gerçekten bilemezsin. Bu paradoks, insan ilişkilerinin en derin çelişkisidir. Sevilmek için önce tanınmayı bekleriz; oysa tanınmak için önce sevilmeye ihtiyaç duyarız. Bu kısır döngüyü kıran tek şey, cesur bir yaklaşımdır; önyargısız, beklentisiz, saf bir merak.

Her insanla her durumu yaşamak mümkün değildir. Sosyal hayatta karşılaştığımız gündelik olaylarda verdiğimiz karar ve tepkilerin bütünü bizi oluşturur. Bir insanı tanımak için en önemli etkenlerden biri de ilişkinin başlangıcında sergilediğimiz davranışlardır. Genellikle iyi iyiyi, kötü kötüyü çeker; yapılan iyilik karşılık bulur, kötülük ise mesafe doğurur. İlk adımı kim atar? Çoğu zaman bu soruyu sormakla vakit geçiririz. Oysa ilk adım atıldığında, karşılığı çoğu zaman gelir.

Tanımadığımız insanlar hakkında kurduğumuz hikayeler yalnızca onlar hakkında değildir. O hikayeler bizim korkularımızı, hayal kırıklıklarımızı, özlemlerimizi taşır. Yolda gördüğümüz bir yabancının yüzündeki ifadeyi okuruz; öfkeli mi, yorgun mu, mutlu mu? Bu okuma çoğu zaman yanlıştır. Çünkü biz o anda kendi ruh halimizle bakıyoruzdur. Üzgün olduğumuzda herkes üzgün görünür; neşeli olduğumuzda dünya gülümser. Karşımızdaki değişmemiştir, biz değişmişizdir.

Gerçek, hayal ettiğimizden her zaman farklıdır. Çünkü insan biraz da içinde yaşar. Bir şeyi hayal ettirdiğimizde, her tasavvur sahibinin farklı bir hayali olacaktır; gerçekler de o hayalin içinde yer bulur. Zihnimiz tanımadığı boşlukları kendi renkleriyle doldurur; bu renklerin çoğu bize aittir, karşımızdakine değil. Ve biz o renkleri gerçek sanarak ilişki kurarız. Sonra bir gün gerçekle yüzleşiriz. O yüzleşme bazen hayal kırıklığı doğurur, bazen ise sürpriz bir güzellik.

Bir insanı gerçekten anlamak istiyorsak onun yerine geçmeli, dünyaya onun gözünden bakmalıyız. Önyargı, o yürüyüşü yapmayı reddeden zihnin ürünüdür. Empati duygusundan yoksun olduğumuzda yargılarımız bizi temsil eder, karşımızdakini değil. Empati bir zayıflık değildir. Tam tersine, zihnin en yüksek işlevidir. Kendinden çıkıp başkasının içine girebilmek; bu, insanın yapabileceği en cesur eylemlerden biridir.

İnsanlar birbirini çevre ve alışkanlıklar üzerinden değerlendirdiğinden, farklılıkları bilmemek yargılamayı doğurur. Büyüdüğümüz mahalle, konuştuğumuz dil, yediğimiz yemek; bunlar bize bir dünya kurar. O dünyanın dışındaki her şey önce yabancı, sonra tehdit gibi görünür. Oysa farklılık tehdit değildir. Farklılık, genişlemektir. Başka bir hayatın penceresinden bakmak, kendi hayatımızı daha iyi anlamamızı sağlar.

Önyargı ise kaynağını cehaletten değil kibirden alır. Kişi kendini üstün gördüğünde diğerini küçümser; bu küçümseme tanımadan önce gelir, tanışmayı da engeller. Kibir, merakı öldürür. Merak olmadan tanışma olmaz; tanışma olmadan anlayış olmaz; anlayış olmadan ise yalnızca varsayımlar kalır. Ve varsayımlarla kurulan ilişkiler, gerçekle karşılaşıldığında çöker.

Öyleyse ne yapmalıyız? Belki de ilk adım, kendi zihnimizi izlemekle başlar. O ilk yargı geldiğinde dur demek. Bir an beklemek. Sormak: Bu düşünce nereden geliyor? Bu insan hakkında mı, yoksa benim hakkımda mı? Bu basit soru, önyargının büyük bir bölümünü eritmeye yeter.

Her insan bir hikayedir. Anlamak istediğimizde, iyi niyetimizle bunu başarabiliriz. Biraz da bir insanı tanımak, kendini tanımaktan geçer. Zihnimizi önyargıdan arındırdığımız ölçüde karşımızdaki insanı görebiliriz; gerçekten, olduğu gibi. Ve o görüş, çoğu zaman beklediğimizden çok daha güzeldir.

Tanımadığımız insanlar aslında bize en çok şeyi öğretenlerdir. Onların hikayelerini dinlediğimizde kendi hikayemizi daha iyi anlayabiliriz. Yargılamak kolaydır, anlamak ise cesaret ister. Ama o cesaret gösterildiğinde, karşılığında kazanılan şey; gerçek bir bağ, gerçek bir anlayış, dünyada en değerli şeylerden biridir.

Topic:

Yorum bırakın